Zeynep Çelen

Gökyüzünden içeri, Mikroskoptan dışarı

In beden, beyin, Meditasyon, Yoga on 26/09/2015 at 9:24 pm

SONY DSC

Çocukken gökyüzüne bakarak dua ederdim. Dizlerimin üzerine çöker miydim hatırlamıyorum, ama o dönemde Amerikan dizileri çoktu, belki de çökerdim.  Kalamışta sekizinci kattaki apartmanın camından azıcık yukarı bakarken geçen bulutları ve onların ardındaki hayali Tanrımı çok net hatırlıyorum. Sanırım Tanrı dediğim, bir insan gibiydi, ama çok daha büyüktü, görünmezdi, ve yeterince iyilik ile istersem, her istediğimi yapardı.

Ben de o yüzden hazır olduğumda ellerimi açıp: sağlık, uzun ömür ve para dilerdim. Dilendiğim şey gökyüzündeydi, dileklerim ise bana ve diğer yeryüzünde sevdiklerim içindi. Beden dilim televizyondan ve etrafımdaki kişilerden gördüklerim ve taklit ettiklerimdi. Tanrı yukardaydı. Her çocukluk hatıram gibi, sekiz yaşındaydım. Sağlıklı ve maddi sıkıntı (8 yaşında anladığım kadarıyla) hissetmediğim her gün, olanların dua ettiğim için olduğunu bilir, devam etmesi için ertesi gün tekrar camın önüne giderdim.

Bugün ise, mikroskopun deliğinden içeri bakıyorum. Birşey dileyecek kimsem kalmadı, dileyecek bir şeyim de… çünkü baktığım delikten içeride gördüklerimi aklım hayalim almıyor.

O zamanlarda hayalimdeki Tanrı o kadar küçüktü ki. Aklım hayalim alıyordu: iyiydi, insanları iyiliğe göre yargılardı, ödüllendirirdi, cezalandırırdı, birşeyler tasarlardı, aynı eşya veya bilgisayar tasarımcıları gibi. Halbuki bugün, mikroskoptan içeri baktığımda, hiçbir canlının, hiçbir zihnin tasarlayamayacağı, aklın hayalim alamayacağı cinsten karmaşık, bilinmez ve büyüleyici bir varoluş yattığını anlıyor gibiyim.

Bir sinir hücresi hayal edin, ta belinizden, dizinize kadar uzanıyor, incecik, gözle göremeyebilirsiniz. Tek bir hücre! (bu hücreden binlerce var) Hücrenin merkezi bedeniniz kadar büyüse, ucunun ulaştığı yer 90 km ötesi olurdu… Ben 90km ötesini göremiyorum, ama dizime her vurulduğunda saniye geçmeden dizden bele, belden dize haber gidiyor, sonuç olarak ayağımı kaldırıyor. Bu büyülü mekanizma olduğunda refleks diyip geçiyor, sağlıklıyız diye seviniyoruz.

Halbuki o tek sinir hücresinin içi değişik proteinlerle dolu, her proteinin görevi farklı, her birinin varlığı değişik şeye yol açıyor, biraz sayıca fazla olsalar sıklaşacak iletişim, biraz azalsa, belki de hiç olmayacak. Hatta belden bacağa geri dönen iletişim iki farklı kanaldan bir bacağın üstüne bir de altına ulaşıyor, aynı anda, ikisi farklı şeyler söylüyor. Hatlar bir karşıssa bacak kasılır, hareket edemez, ‘anormal’ oluruz. Ama karışmıyor. Doktor dize vurup, ayağı havaya fırlattığında, herşey mükemmel işlediği için, binlerce protein, binlerce sinyal, tam işlemesi gerektiği gibi işlediği için, orantı olarak 90 km öteye kadar koşulsuz, tereddütsüz ve sadakatle varoluş enerjisi hareket ediyor.

Biraz daha az bilsem, derdim ki: inanılmaz tasarım bu! Ama birinin bunu tasarladığını söylemek, aşağılamak olur benim için. Tasarlamak insana özgü, aynen cezalandırmak, ödüllendirmek, iyileri şeçmek, kötüleri yermek ve yargılamak gibi… insan hayal eder, çizgi çizer, lineer şekilde düşünür konuşur. Sonunda da tasarlar, tasarımından gurur duyar… Tüm bunlar, inanılmaz sistemin ise sadece küçük bir parçası.

Mikroskoptan içeri baktığınızda gördüğünüz şey, bir hücrenin içinde: bambaşka bir gökyüzü. Akıl, hayal almaz bir evren! İnsani özelliklerin, tasarlamanın, ödüllendirmenin, karmaşık düşüncenin, zekanın ötesinde birşey. O karmaşıklık, anlaşılmazlık, büyüleyen şey dediğim varoluşun hareketi, sinir hücrelerimde hareket ediyor, kalbimde atıyor, gözümden bakıyor, nefesi komutlayarak tüm bedenime oksijen yolluyor, tam tadında, tam ihtiyaç oranında bana bunları yazdırıyor…Size bunu okutuyor, okurken içeride yorumluyor…

Mikroskopun içine bakıyorum, bir sinir hücresi görüyorum, anlayabileceğim şey, yine o sinir hücresinin hareketinden dolayı olacak. Ben demek ki kendime bakıyorum, anlamaya çalışıyorum.

Nutkum tutuluyor.

Susuyorum.

…..

…..

…..

Gökyüzüne bakarak dua edeli neredeyse 30 yıl oluyor. Bugün ise, her nefeste, her baktığım şeyde, her hücre ile öğrendiğim yeni bilgide, bakacak tek bir yer olamayacağını, her gördüğüm şeyin koşulsuz dahil olduğunu anlıyorum.

……..

Dileyecek, dilenecek birşey kalmadı, çünkü ayağımın fırlaması kimseden dilenmeden oluyor… Onun gibi milyarlarca şey, her an, her yerde oluyor.

Bana birtek yapacak şey kaldı.

Bu karmaşıklık içinde mükemmel hareket eden enerji beni nereye götürüyorsa oraya koşulsuz, tereddütsüz ve sadakat ile hareket etmek. Tek yapabileceğim şey, o harekete kulak vermek.

Aynı bir sinir hücresinde her saniye olduğu gibi.

normal axon_mirror
Reklamlar

Life Only- Sadece Yaşam Var

In beyin, Erich Schiffmann, Yoga on 04/09/2013 at 10:12 am

İki yıl önce, bu tarihin birkaç hafta sonrasında, bir Pazartesi günü, bütün gün evde oturarak bir blog yazdım. Çok büyük bir konuyu, uzman hocalara referans verip yükünü üstümden atarak anlatmıştım. Neden o konuyu seçtim bilmiyordum ama inatla bütün günümü harcamıştım.

Akşam saatlerinde aldığım bir telefon ile, yazıyı düzeltmek bir yana, yayınlamaktan vazgeçtim. Yazıyı okuyup durdum sadece. Donup, kalmıştım.

***

Yazımın Konusu: ölüm’dü.

2008 yılında pılımı pırtımı toplayıp- ben artık kendimi Yoga’ya adıyorum- diyerek küçük bir bavul ile Erich Schiffmann’a gittiğimde, beni en etkilediği anlatımlarından biri de ölüme bakış açısıydı. ‘Life Only’ (Sadece Yaşam Var) diyip duruyordu. Babasından bahsediyordu. Onun nasıl hala var olduğunu söylüyordu! Ölümün, kişinin bize haber vermeden uçağa atlayıp New York’a gitmesi gibi birşey olduğunu söylüyordu. Yokoluş, yoktu. Olamazdı. Fizikçiler de enerjinin yok olamayacağından, sadece dönüşebileceğinden bahsedip duruyorlar ya, yoga ikna etmezse fizik edebilirdi….hatta o gün yazdığım gibi psikoloji biliminde bile sırları saklıydı.

Ünlü gelişim psikoloğu Jean Piaget’i yazmıştım detaylı. Kendimden biraz gurur duyuyordum. Kimse Piaget ile ölümü aynı yazıda yazmamıştı, öyle sanıyordum. Küçük bir bölümünü ekliyorum:

‘Piaget’ye göre insan gelişimi 4 ana aşamada gerçekleşiyormuş, ilk aşama olan Sensorimotor Aşaması da, yani 0-2 yaş arasında geçen zamanda oluşan değişikler de, 6’ya bölünüyormuş (pek severiz bölmeyi). Piaget’nin de en ünlü sayısı sanırım altı. O altı bölümden konuyla ilgili olan bölüm ise “nesne kalıcığı” (object permenance) kavramı. 4 aylığa kadar bebekler objeler ile yeni iletişime geçerken, eğer o oyuncağın üzeri örtülürse, oyuncağın yok olduğunu sanarlarmış. Hafıza geliştikçe, deneyim arttıkça objelerin kalıcılığı yavaş yavaş anlaşılmaya başlanırmış. Sekizinci aya kadar geçen bu süreçte oluşabilen aşırı anne düşkünlüğü, bu kalıcılığın oluşma sürecine denk gelir, giden anne acaba yok mu oldu yoksa içerideki odaya gitti ve gelecek mi tam idrak edilemenin paniğinden oluşurmuş. Sekizinci aydan itibaren ise, objelerin yok olmadığını idrak eden bebek, sakladığınız oyuncağı aramaya başlar, anne yan odaya gittiyse, geri geleceğini bilmeye başlarmış. Yani artık, obje/kişi algı alanında varsa o an  tam olarak var, yoksa da yok olmadı, hala var, ya saklandı, ya da sonra gelecek.’

Hücre İlişkisi

In Uncategorized on 03/01/2013 at 12:57 pm

İki tip hücre vardır. Biri zamanı geldiğinde kendinden aynısını yapar, biri de kendisini ikiye böler.

Kendini ikiye bölenler, yarım olurlar, yarı genetik materyal barındırırlar, tamamlanacak eş ararlar: mesela yumurta ile sperm’in oluşumu. İkiye bölünmüş olarak var olan hücrelerde, aynılar bir araya gelmez, farklılar birbirini tamamlar. Sperm, sperme yanaşmaz. Sperm yumurta arar. Tüm yaşamları, diğer eşi bulmakla geçer, büyük bir enerjidir bu, kimyasal bir çekimdir, çok hareket barındırır, ve çoğu hücreye de eş bulamadan yarım bir şekilde yitip gitmek kalır.

Kendinden aynısını yapmak ise çok daha fazla çeşit hücrenin kaderidir ve her hücre cinsine göre bir çoğalma ritmiyle koşulludur. On günde bir tat alma hücreleri yenilenir, 2-3 haftada bir akciğer hücreleri, 2-3 günde bir bir çeşit kalın bağırsak hücreleri kendilerini yenilemiş olurlar, ve bunu engelleyemezler. Dışarıdan bir etki ile durdurulmazsa, veya hücre ölümü gerçekleşmezse, hücreler kaderleri doğrultusunda bölünerek çoğalmaya mahkumdur.

Bu tip hücreler, yaşarken, daha herşey bir aradaymış gibi gözükürken, hücre içindeki maddeleri çoğaltmaya başlarlar. Bereketli bir zamandır bu, herşeyden iki tane olmaya başlar, içerideki besinler artar, buna G1 zamanı denir. Ara bir zamandır. Herşeyin yolunda gittiği, ‘Harika!’ diyebileceğiniz bir zamandır.

Sonra S fazı başlar. Hücrenin DNA’sı kopyalanır, tek set, 2 sete dönüşür. Bu hücrenin içerik bakımından en zengin olduğu andır. Dışarıdan bakan göz için herhangi bir ayrılık yoktur, ama bilen gözler için, en zengin olduğu an, aslında bölünmeye en hazır olduğu anın habercisidir.

Sonra G2 zamanı gelir, burada artık ayrılık için hazırlıklar başlar, son kontroller yapılır ve Mitoz Bölünme harekete geçer.

Önce DNA’ları birbirinden ayrılırlar, hücre odasının bir köşesine bir grup gider, diğer köşesine de diğer grup. Artık aynı ortamda karmakarışık, içiçe olmadıklarına göre, hücre de şekil olarak bölünmeye başlar, sınırları netleştirir, ve iki ayrı parça olurlar.

Kimi hücrede G’ler uzun sürer, kimilerinde kısa. Kimisi 1 günde bölünür, kimisi ömür boyu gelişme ve yeşerme çağında olur ama o en zengin noktanın tadına varamaz.

Gerçek şu ki, bölünen hücre, eksilmez! Çünkü kendine yetecek kadar madde ile bölünmüştür, kendinden eksilterek değil. Bölünme hücrenin kaderidir, o en zengin anları yaşama sebebidir, bir trajedi değildir.

Bölünerek çoğalabilme, aslında hiçbir zaman eksik olmadığının kanıtıdır. Ve ayrıldığını sandığın şeyin, aslında hala senin ta kendin olduğunun hatırlatıcısıdır. İki farklı şeyin bir araya gelmediğini sürekli anlatır durur.

Bir hücre kendinden nasıl ayrılabilir ki? Sadece kendini çoğaltır durur.

sogan kabugu